Tersine Akan Bir Sabahın Hikâyesi.
07 Ağustos 2025, Perşembe 13:08
Tersine Akan Bir Sabahın Hikâyesi.
Bir sabah...
Şehir henüz uyanmamıştı. Aynanın karşısına geçtim. Gördüğüm yansıma ben değildim. Tanıdık ama bir o kadar da yabancı bir memleket bakıyordu bana aynanın içinden.
Göz göze geldik. Bir adım attım ve gerçekliğin ters aktığı bir dünyanın içine düştüm.
Artık aynanın içindeydim.
Burada takvim işlemez, söz kıymet görmez. İyi olan değil, güçlü olan kazanır. Haklı ses susar; yüksek ses haklıymış gibi görünür. Herkes tanıdık gelir ama hiçbiri adıyla çağrılmaz.
Zaman başka türlü işler.
Söz maddeye, bakış yargıya dönüşür. Herkes çember çizer, kimse ileri gitmez.
Geri dönmek ise yasaktır; çünkü geçmişin tecrübesi akla getirilemez!
Usulca yürüdüm.
Derinleştikçe bu dünyanın çürümüş akışı netleşti.
Bir kavşağa vardım. Dört yol vardı:
İlki: tabela doluydu ama yönsüz,
İkincisi: çiçekliydi ama köksüz,
Üçüncüsü: ışıklıydı ama gölgesiz,
Dördüncüsü: sessizdi… ama orada bir çift göz bana bakıyordu.
Sessiz yola yöneldim. Sessizliğin içinden yüzler belirmeye başladı.
İlk karşılaştığım kişi, sürekli koşuyordu. Ütülü ceketi, süslü kravatı, parlak ayakkabısı… Elinde ajanda, dilinde ezbere sözler:
“Yetişiyoruz! Bu iş tamam! Projeler hazır!”
Ama nereye yetiştiğini kimse bilmiyordu. O, Mavi Kıravatlı Tilki’ydi. Poz vererek koşuyor ama bir yere varmıyordu. Arkasında bulunanlar ise sadece tozunu yutarak mutlu oluyordu.
Henüz onun silueti kaybolmadan, yoğun bir duman sardı etrafı.
Yüksekçe bir koltukta nargile tüttüren biri oturuyordu.
Gözleri yarı açık, dudaklarında tembel bir gülümseme:
Sürekli “Sen kimlerdensin?” diye soruyordu.
Ama ne cevabı vardı, ne de merakı...
Yol sorulunca nargileyi çekiyor, mesele sorulunca dumanını üflüyor, dert anlatıldığında ise koltuğa biraz daha gömülüyordu.
Bu, Nargileli Tırtıl’dı. Rahatından ödün vermeyen, ilgisizliğini ‘edaya’ dönüştüren bir temsilciydi.
Birden bir uğultu duydum. Sesin geldiği yöne yöneldim.
Bir çay masasında buldum kendimi.
Sandalyeler doluydu ama bardaklar boş. Masada Mart Tavşanı ile Yaşlı Karga oturmuş, zamansız bir çay saatine sıkışmışlardı.
Konuşmalar vardı ama konu yoktu. Sonsuz bir toplantının sınırsız uğultusu içindeydiler.
Anlamlı kalabalığın anlamsız nezaketi…
Kararlar alınmıyor, sadece boş bardak karıştırılıyordu. Orada zaman, lafın içinde kaybolmuştu. Bu döngünün adını “istişare” koymuşlardı ama aslında toplantı değil, bir tatmin töreniydi bu.
Masadan ayrıldım, sıkılmıştım. Sessiz bir köşeye doğru yürüdüm.
Biraz ileride biri duruyordu.
Atı yorgun, zırhı paslı... ama başı hâlâ dimdikti. Kılıcı yoktu, elinde sadece bir kitap…
Bu, Beyaz Börklü bir Nökerdi.
Haklıydı ama yalnızdı, doğruydu ama tekti, güçlüydü ama silahsızdı. Saatlerce onu dinledim. Sesi değil, sessizliği yankı buluyordu.
Çünkü burada doğrular, boğuluyordu. Boğanlar ise karanlığın acımasız çıkar bekçileriydi!
Birden kulaklarımı yırtan bir feryat duydum: “Kellesini alın!”
Bu sesi tanıdım. Tahtında oturan Kasketli Aslan'dı bu. Bağırarak hüküm veriyor, korkuyla hizaya getiriyordu herkesi. Her sözü emirdi, her bakışı tehdit.
Kalabalık alkışlıyordu... alkışlıyordu ama gözler başka tarafa dönük.
O, otoritenin sesi olmuştu — sesi yüksek ama sözü hafifti.
Kral uzaklaşırken iki gölge belirdi:
Çıngıraklı yılan ve Asabi gelincik. Sürekli kavga ediyorlardı.
Ne için mi?
Kendileri de bilmiyordu. Sadece karşıt olmak için karşıydılar.
Tükenmez bir tartışma; sebesiz akılsız manasız!
Bu döngü, girenlere her şeyi unutturuyordu. Burda mutlu olmak isteyenlerin anahtarı cehaletti!
Susadım. Yorulmuştum bir duvara yaslandım...
O anda yüksekten biri seslendi:
“Kelimeler, onlara ne anlam verirsem onu taşır.”
Renk Değiştiren Bukalemun’du bu. Anlamları bükmekte ustaydı.
Kelimeleri çıkarına göre eğip çeviriyor, hakikati cümle oyunlarında boğuyordu. Destekçileri “işte haber budur” diyerek övünüyorlardı.
Gözüm daha da yukarı kaydı.
Kriket oynayanları gördüm.
Leylekler sopa, kirpiler top…
Her şey saçmaydı ama herkes bu oyunu ciddiyetle oynuyordu.
Kuralsızlığa “düzen”, sömürüye “sistem” diyorlardı.
Ciddiyetsiz oyun kurucuların ciddi oyuncuları, tiksinmiştim hemen uzaklaştım.
Sonra üç bacaklı bir kedi belirdi.
Sessizce yaklaştı. Gözleriyle derinlemesine baktı, yavaşça kayboldu. Sadece gülümsemesi kaldı.
“Kim bu?” dedim. “ Sekiz” dediler. Bir canı gitmiş...
Ve kulağıma fısıldayan sesini işittim sekiz'in!
“Zihnini besle.”
Birden kendimi yine aynanın karşısında buldum.
Şehir hâlâ uyanmamıştı, ya da hala uyuyan şehirdekilerdi...
Zihnini besle!
Çünkü gölgeyi tanımayanın ışığı da başkasına aittir.
Hoşça kalın...





Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum